CiLLi
CiLLi
Administrator
Buralar Ondan Sorulur!
   
Rep: +121/-0
Offline
Cinsiyet: 
Mesaj Sayısı: 3,419
Canım biLe emanetken kaybedecek neyim oLabilirki?
|
 |
« : Nisan 16, 2009, 09:15:27 ÖÖ » |
|
Uzun felan demeyin sonuna kadar okuyun.. Her paragrafta gülme garantisi veriyorum,Tek kelime ile mukemmel
iğrenç bir durumdur. başına gelenler bilir. bir arkadaşınız, karşı cinsten biriyle muhabbeti koyulaştırır. bir gün yanınıza gelir ve "adamım ben evleniyom valla." diyiverir. iyi birader, git evlen. sen bir cins-i latifin dest-i izdivacına talip olabilirsin de... niye beni "kız isteme" muhabbetine dahil edersin ki? hiç hazzetmem böyle gelenek ve gelmişken bir de görenek durumlarından. olayın toplumsal ve ananevi durumu ayrıca sayfalar doldurur da, şimdi burda yazsam bana yazık, okusanız size yazık, tartışalım desem incirin çekirdeğine yazık. arkadaşın ana babası uzak memlekette olunca, artık buradan kimi toparlayabildiyse... ben tanımam bir de okul müdürü varmış bunun. e biz de kankasıyız. kısaca, duhul olduk efendim muhabbete. hayır, kimin malını kimden isteyeceksek artık.
yenge hanım tarafı da pek bir enteresan. yemeğe gideceğiz efendim. ben hiç duymadımdı. gidip bi acı kahvelerini içer, fincan soğumadan da allahın emrini yerine getirip atmaca gibi alır kaçardık kızı. neyse. bizim kanka, müdür, müdürün hanımı, ben, dayandık kapıya. teşekkül eksiz. çikolata, çiçek, fiyonk, kravat, sahte tebessümler, herşey tamam. yalnız asansörde hafif bir alkol kokusu vuku buldu ki, koku müdür beyin midesindeki ucuz viskiden mi, hanımının gerdanındaki ucuz parfümden mi, çıkartamadım.
lafı uzatmayalım, "nasılsınız-hamdolsun-siznasılsınız-iyilikçokşükür" faslını hızlı geçelim. üçbeş muhabbet edildi, böylece tanışıldı, kaynaşıldı, hatta yakında akraba bile olunacak. müstakbel kayınvalide pek bi muhabbet, pek bi civelek kadın. pakize suda ile emel sayın arası desem anlaşılır herhalde. müstakbel kayınpeder için ne desem ki...hani usta bir marangozun eline geçse iki adet hela kapısı çıkar. hammadde kıvamında adam. müstakbel yengemiz annesine çekmiş belli. yalnız kız kardeşi, nasıl desem, kesinlikle o aileden değil. hatta bizim galaksimizden bile olduğunu sanmıyorum. baba tarafı her ne kadar ork'lardan da olsa, kız kesin elf. elini ayağını nereye koyacağını şaşırıyor insan, öyle söyleyeyim.
masaya geçtik. biz kankayla yan yana, hanım kızlar karşımızda. allahtan kayınpeder görüş alanında değil. ancak müdür bey her nasılsa kadrajda. çorba önümde, kaşık elimde, kız karşımda. ye yiyebilirsen. düşün neo, there is no spoon. ben tam ilk kaşığı atacakken, müdür düşüncelerimi okumuş olmalı ki çorba kasesini bıyıklarıyla sıyırıyordu. karısı da maşallah doldurmuş bilekleri dizi dizi bileziklerle, her lokmasında ağzına boynunda çıngıraklarıyla bir sığır sürüsü girip çıkıyor sanki, şıngır mıngır. karı koca pek bi iştahlılar. kayınvalide ha bire muhabbette. zaten masada müdürle ikisinden başka konuşan da yok. müdür içli köfteleri lüpletirken bir yandan da cevap yetiştiriyor. adamın her olayla ilgili bir anısı var. maazallah biraz da sarhoş. dur bakalım.
ben ağzımda büyüyen lokmalarla geviş getirmeye çalışırken, laf döndü dolaştı çoluk çocuğa geldi. artık tek dertlerinin kızların mürüvveti olduğunu söyledi evin hanımı. yaşlandığından, yüzünün toprağa baktığından dem vurdu. müdür ağzını doldura doldura şöyle bir "estağfurullah" çekti, kadını iyice bir süzüp: "cami yıkılmış ama mihrap yerinde".
içli köfte burnumdan çıktı. baktım, bileziklerin şıngırtısı kesilmiş. kayınvalide ağzının içinde sabunlu bez varmış gibiydi. kayınpeder sigarasını yaktı. baldızla göz göze geldik. daha doğrusu onun gözü benim burnuma geldi. ricamı kırmayıp lavaboyu gösterdi. döndüğümde müdür beyin tatlısı, kayınpederin ikinci sigarası, benimse karizmam bitmişti. masadakilerin yüzlerine bakılacak olursa müdür ben yokken de susmamıştı.
masadan kalkıp “kahvelerinizinasılalırdınız” faslına geçilecek. ben kahve içmem ki. kankayla birbirimize baktık. yüzünde yağmurda kalmış köpek yavrusu gibi bir ifade. kahve son şansımız olabilirdi. bunu hissettik. evet. müdüre kahve şarttı. tam şebinkarahisar lisesindeki maceralarını bitirirken kahveler gelmişti. tabii kızlar da.
işte ne olduysa ondan sonra oldu. odadakiler kahvelerini yudumlarken ben de kafamda olayın sosyoekonomik ve jeopolitik açılımlarını yapmaya çalışıyorum. müdür acaba nereye sürgün yiyecek? bizim kanka da yanında gider mi? benim hasta portföyüm, ünitim ve fotöyüm bu durumdan etkilenir mi? şakası yok. kız babası eşraftan, tanınmış ve zengin bir adam. yukarıdan tanıdıkları var. müdür konuştukça adam koltukta biraz daha dikleşiyor. beyaz gömleği, beyaz hırkası ve esas duruştaki tavrıyla esnaftan çok, kuzey deniz saha komutanı edalarında. bir apoletleri ek omzunda.
baktım müdürün kahvesi az kalmış, çaktırmadan fincanlarımızı değiştirdim. gerçi bu adamı bugün burada jakobs'un türkiye distribütörü bile zor kendine getirir ama... biz arkadaşımızın istikbalini kurukahveci mehmet efendi mahdumlarına emanet ederek, reel dünyaya geri dönmesini ve ayaklarının yere basmasını diledik. bu arada orta dünyadan gelen elf kardeşimizle de ilgilenemedik layığıyla. ah müdür! ben kızın babası olsam seni mordor'a sürdürürdüm ya...
müdürün hikayelerinden bunalan kızın annesi kanalı değiştirmeye çabaladı biraz. kadıncağız bir şekilde sözü yeniden çocuklara getirmeyi başardı. efendi bey oğlumuzun işinden falan sorular sordu. müdür de cevapladı sağolsun. efendim, aynı okulda çalışıyorlarmış, kendisi şöyle sevilen bir öğretmenmiş, çalışkanlığıyla herkese örnek olmuşmuş, genç yaşına rağmen karakteri sağlam bir insanmış, mış mış mış. hah şöyle... tam ağzına sağlık diyecekken yaptı yapacağını.
ikisinin ne kadar iyi dost olduğunu anlattı. okul çıkışları öğretmen evinde bira eşliğinde attıkları pişpirik partilerinden söz etti. ne kadar şanslı bir hergele olduğunu da sözlerine ekledi. ayrıca şansının eş seçiminde de tuttuğunu, hanım kızımızın maşallah zerrin egeliler'e benzediğini, anasına bak kızını al atasözümüzün ne kadar yerinde olduğunu da araya sokuşturmayı bildi. bu kutlu vazife de ona düşmüş efendim. neymiş? arkadaş arkadaşın şeysiymiş.
tam kelime- i şahadet getirecektim ki, baktım bizim oğlana yerde suni teneffüs yapıyorlar. açılın dedim, ben doktorum. baldız kolonya getirdi. ben kankanın kilitlenen çenesini açtım. baktım, hanımı müdürü çimdikliyor. ulan müdür. ben de vakur'sam, seni benim elimden değil milli eğitim bakanı, hasan ali yücel'in ruhu bile kurtaramaz. yerimden kalktım. kesin kararlıyım. önce kravatıyla boğazını sıkacağım, sonra da hanımının bileziklerini incelen boynuna geçireceğim. baldız önüme geçti. sakin olmam gerektiğini söyledi. dedim ya, itiraz etmek mümkün değil kıza.
bayanlar damadı lavaboya ürdü. üç erkek kaldık içeride. cinayet işlemek için en uygun zaman. müdür bembeyaz olmuş. kayınpeder zaten beyaz. içeride ölüm sessizliği.
bakalım n'olacak
kız babası kendinden beklenmeyecek bir çeviklikle yerinden kalktı. müdüre doğru yaklaştı. elini omzuna attı. "hocam" dedi. "sen bugün biraz yorgunsun. biz bu sohbeti başka birgün yapalım". bir hipopotamı bale yaparken seyretmek gibiydi bu nezaket gösterisi. şaşırmıştım. biraz da sevindim. en azından müdürü öldürme zevkini bize bırakmıştı adam. o ana kadar bir hafta giyilmiş bir çorap gibi boğazıma düğümlenip kalan soluğum, vücudumun bütün gözeneklerinden büyük bir basınçla dışarı püskürdü. rahatladım. baktım, kapıdaki elf beni çağırıyor.
hazır ev sahibi takımda defans derinliği ve kademe anlayışı kaybolmuşken, oyun disiplininden kopmamak gerektiğini farkettim. koridora çıktım. baldız orda. diğerlerinin sesi mutfaktan geliyor. güzel futbolumu şık bir golle süsleyebilirdim. bu sefer göz göze gelebildik. "vakur bey", dedi. "şu işi bir an önce halledin. ablamın iş olmadan babam beni de vermiyor". ne şimdi bu? ben aileden sorumlu devlet bakanı mıyım? kekelemişim. "iyi de, ne yapabilirim ki?" dedim. o ana kadar gördüğüm en ikna edici bakıştı bu: "ablamı arkadaşınıza siz isteyin. hem de bir an önce." müdüre kırmızı kart ha... elimden geleni yapacağımı söyledim.
odaya döndüm. birazdan diğerleri de geldiler. baldız bana bakıyor, ben müdüre. müdür ev sahibinin yumuşak tavrından aldığı gazla coştukça coştu yine: "ben paçalı don giyemem efendim. dostlar şaşırır. huy işte." bizim kankaya baktım. kaşlarını yüzünün tam ortasında birleştirip alnının bitip saçlarının başladığı yere doğru, küçük emrah gibi kaldırmayı başarmış. yemin ederim ki 17 ağustos depreminden beri böyle bir yüz ifadesi görmemiştim.
muhabbet uzadıkça uzadı. bizim müdür geçen bahar sazlı göl'den çektiği yirmi kiloluk sazanı mı anlatmadı, gençliğinde dört hatunu aynı anda idare edişini mi anlatmadı, neler neler. kayınvalide baktı bizde bir hareket yok, ikramlar devam etti efendim. şimdi kolalarımızı yudumluyoruz. bir baktım, müdür koladan iri bir yudum almış, ağzında açığa çıkan karbondioksit gazı, yanaklarını louis armstrong gibi şişirmiş. o gazı da kolayla birlikte mideye yuvarladı akıllı şey.
o anda müdür beyin ceketinin iç cebinde duran orta boy manda, bir anda ev sahipleriyle tanışmak istedi sanki. evet evet, çıkan ses aşağı yukarı bu ayarda bir sesti. desibeller ötesi bir ses. gelin hanım, annesinin tansiyon ilacını, babasının da dil altı hapını ustalıkla yetiştirdi. bizim kanka, o sırada üçüncü enfarktüsünü geçiriyordu. bereket versin ki kankayı kurtaracak adrenalin, yine müdürden geldi. gerçi bugün hepimizin böbrek üstü bezleri sağlam efor sarfetmişti ya...
prostat muayenesinin nasıl yapıldığına dair detayları, küçük abdest tutmanın sakıncaları takip etti. laf aralarını da iç cebindeki manda ile süslüyordu. etraf fena halde gaza bulanmıştı, ancak ben konuya dalmak için gereken gazı hala alamamıştım.
birşeyler yapmalıydım. birkaç saniyeliğine ortalık sessizleşti. hani, kız doğdu derler ya… sanırım lafa dalmalıydım. kız babasına baktım. o ise damat adayını süzüyordu. zavallı kanka, iki ayağını sarmaşık gibi oturduğu sandalyenin bacaklarına dolamış, mide krampları geçirircesine dizlerine doğru kapaklanmış, yalvaran gözlerle müdüre bakıyordu. müdürde çıkaracak gaz kalmamıştı artık. ağzımdan belli belirsiz bir iki laf çıkar gibi oldu. herkes bana bakınca akortta bir problem olduğunu hissettim. ses tonum kahtalı mıçı ile küçük ibo arasında gidip geliyordu. gereken havayı ses tellerimin arasından geçirmekte zorlandım. oysa yıllardır ne de kolay yapıyormuşum bu işi… tipik bir öhö öhö çıktı ağzımdan. çıkmaz olaydı.
valide hanım daldı söze: “su ister misiniz vakur bey oğlum?” su istemek ne demek… isterdim ki fırat sağımdan, dicle de solumdan aksın, bütün fiziki haritalar şattül arab’ın kralını görsün. tüm mezopotamyanın tapusunu verseler, bir bardak suyu tercih edeceğim neredeyse. bütün dil ve dudak kaslarım çift taraflı anestezi yemiş gibi sanki. dilim damağıma yapışmış. spastik bir çaba var ama makul bir cümle çıkamıyor. müdür yine yırtık dondan fırlar gibi girdi söze: “valla iyi olur yeng’aanım.” yok olmayacak. seni basra körfezi’nde boğmayan saddam olsun.
gelin hanım suyu getirene kadar biz de müdürden yozgat boğazlıyan yöresine ait bir türkü dinledik. muhtemelen alt ve üst kattakiler de dinledi. fiskos masasının kenarıyla da ritm tuttu herif. gençliğinde istanbul’da öğrenciyken sahil gazinosu’nda güngör hoşses ile tanışması, akabinde birlikte tutturdukları altılı, paraları da gündüz matinesinden kaldırdıkları iki oryantalle yemeleri ve bayram dolayısıyla memlekete gidiş biletini alabilmek için bir hafta gazinoda bulaşık yıkaması gibi, birbirinden gereksiz ve de münasebetsiz bir dizi olayı fatih altaylı çabukluğuyla anlattı.
fenalık geçiriyordum. midemde yarım düzine mart kedisi, bahara yeni yavrularla merhaba demek için birbirini kovalıyordu adeta. ruhsatlı bir silahımın olmasını, hayatımda ilk kez arzu ettim. bu şartlarda nefs-i müdafadan fazla ceza almazdım herhalde. kaldı ki altı kişinin daha hayatını kurtarmış oluyordum. bırakın cezayı, insan hakları derneği bana şilt vermeliydi. ancak yaban hayatı koruma derneği ve panter emel’i karşıma alabilirdim. peki ya sandalyeyi kafasında kırsam… antarktika’daki fok katliamına seyirci kalan uluslararası kamuoyu, bu olaya da tepki göstermezdi herhalde. yarılan kafa bir fokunkinden daha değerli değildi kanımca. delta t kadar sürede müdürün postunun bülent ersoy’un omuzlarını süslediğini hayal ettim. ivmelenmeliydim. kuvvet eşittir kütle çarpı ivme ise ve benim kütlem 75 kg ise, ne kadar ivmelenirsem müdüre o kadar kuvvetli çarpabilirdim.
newton’dan aldığım bu güç ile derin bir nefes aldım. aşkın kimyasını görmezden gelip şiddetin fiziğine sarıldım. baldız da kusura bakmasındı artık. hem belki de polat alemdar tabiatındaki erkeklerden hoşlanıyordu. konsey monsey sallayacak durumda değildim açıkçası. ulusun bekası için vazifeye atılmalıydım. ahval ve şerait buna müsaade ediyordu ne de olsa. çok olsa çalıştığı okula “şehit öğretmen bilmemkim lisesi” diye adını verirlerdi. kendi kendime söz verdim. çocuğum olursa o okulda okutmayacaktım.
ayağa kalkmışım. müdürün oturduğu koltuğun önünde buldum kendimi. kanka kemerimden yakalamış, beni kendine doğru çekiyor. işte yanlış zamanda yanlış yerde bulunmak bu olmalı. kahrolası bir atasözü yüzünden, yaklaşık iki saniye kadar durakladım. müdürün ağzındaki su bardağını gördüm. ne bileyim, belki hekim olmasam bu kadar hürmet etmezdim bir yılanın bir insan evladına tanıdığı uzatma dakikalarına.
müdür suyunu bitirdi. bir an için gövdesinde oluşan o peristaltik dalgalanmayı fark ettim. saatlerdir midesine konuşlandırdığı bilimum nevale, sonunda yerini yadırgadı. oniki parmak bağırsağı nahiyesinde başlayan o devasa tsunami, yemek borusunu geçip benim kucağımda kıyılara ulaştı. karnımda bir sıcaklık hissettim. müdürün midesinde ısıttığı volkanik kütle ile alakası yoktu bunun. kanım tüm vücudumdan çekilmiş, olanca gücüyle beynime hücum etmekteydi. sağ elimin avuç içiyle, müdürün çenesine, adalı halil’i bile kıskandıracak bir osmanlı tokadı aşketmişim. ne yalan söyleyeyim, allah da beğendi, kul da.
sağına doğru devrilen müdür, faaliyetine koltuğunun yanında duran deve tabanı saksısının içinde devam etti. artık iş işten geçmişti. en sonunda safra kesesini de hanımının kucağına bıraktı. yediğinin tamamını ve iç organlarının yarısını bizlere göstermekte bir beis görmeyen o mendebur herif koltukta pelte gibi kendisinden geçerken, benim beynime toplanan kan da yavaş yavaş olması gereken yerlere doğru dağılıyordu. yemyeşil olmuştum ve gerçekten çok fena kokuyordum. sağıma soluma bakındım. herkes ayaktaydı ama kimse kıpırdayamıyordu. birden kendimi cüzzamlı gibi hissettim. hareket edersem, zaten paçalarımdan aşağıya doğru süzülmeye başlayan bu organik kitlenin, yerde duran cânım ısparta halısının bitpazarındaki satış fiyatını iyice düşüreceğini biliyordum. artık kimse için kaybedecek bir şey yoktu.
ve sonunda beklenen sözler ağzımdan döküldü. gözlerimi dikmişim kızın babasına, ağır ceza hakimi edalarında, yüksek sesle söylüyorum beklenen sözleri: “efendim, sebebi ziyaretimiz malum. allahın emri peygamberin kavliyle, kızınız müberra’yı kankam nejat biyediç’e istiyorum.” kız isteme değil mübarek, sanki mecliste fezleke okuyorum. nejat tamam da biyediç ne ki… neyse ne. varsın kankanın bir ucu boşnak olsun, teknik direktör olsun. o kayınpederin, değil eşraftan mal mülk sahibi zengin bir tüccar, ahi şeyhi olsa itiraz etmesi mümkün değil. o halimle üstüne bir yürüsem, maazallah nikah tarihine kadar kendine zor gelir. dönüp o müstesna elf hatuna göz kırpıyorum. bana kalırsa işlem tamam.
herkes derin bir oh çektikten sonra kendimize gelir gibi olduk. ben böyle bir manzarayı en son fakülte ikinci sınıfta kemancı’nın tuvaletinde görmüştüm. kızı verseler n’olacak ki… hangi kıyafetle çıkacağız şimdi dışarı? dört bir yandan işe koyuldu ev ahalisi. halı bir tarafa gitti koltuk bir tarafa. kayınpeder saksıyı balkona çıkardı. müdür balkonda hanımı ve safra kesesiyle beraber saksının yanındaki yerini aldı. balkondan gelen bilezik şıngırtılarına bakılırsa müdürün morarmadık yeri kalmamış olmalıydı.
gelin hanım ve annesi kova ve bezlerle dip köşe temizliğe girişmişlerdi amma, ya ben ne olacaktım? sanırım başıma talih kuşu konmuştu ya da konmak üzereydi. baktım ki banyodayım ve sayın elf bana yardım ediyor. bu kadar terslikten sonra bu durum akıllara feza. müdüre teşekkür mü etmeli ki… ne yapacağım şimdi? soyunamam ya. mal gibi dikildim aynanın önüne. hulk gibi olmuşum. yeşilin her tonu mevcut. kız elime bir havlu tutuşturdu. n’oluyor dedim içimden. “siz” dedi, şu kıyafetlerden kurtulup temizlenin, ben kapının önüne bir iki parça bir şeyler bırakayım.” çıktı ve kapıyı çekti.
kapıyı kilitleyip soyunmaya başladım. bir yandan da düşünüyorum. evdeki tek erkek, kızın çam yarması babası. adamın kıyafetleri bana en az oniki beden büyük. ulan diyorum kankaya, beni kendi memleketimin sokaklarında palyaço gibi gezdireceksin. neyse, diyorum. eve bir varalım hayırlısıyla. ben sana düğünde gösteririm.
biraz su, biraz sabun, biraz tuvalet kağıdı, biraz da havlu derken aynadaki şekil yavaş yavaş insana benzemeye başlamıştı. bir tek donla kalmış, az sonra gelecek insani yardımı bekliyordum. içeride neler oluyordu acaba? ya balkonda?.. bana neydi ki. ben birazdan bu banyodan muzaffer bir roma’lı komutan havalarında çıkacak ve kızın babasının karşısına dikilip, en yakın arkadaşımla onun kızının izdivacının hayırlara vesile olması mevzuunu karara bağlayacaktım. derken biri kapıyı tıklattı.
gövdemi kapının arkasına kamufle edip, yerde duran giysi yığınını içeri aldım. kapıyı kilitledim. son sınıftaki protez stajı sözlüsünden beri gözlerim böyle kararmamıştı. bayılabilirdim. ilk kez o anda bunun bir kamera şakası olabileceği aklıma geldi. gayrı ihtiyari ellerimle vücudumu şöyle bir kapatmışım. banyo tavanının köşelerinde gezdirdim gözümü. nafile. kamera falan yok ve ben gerçeğim tam ortasındayım.
kot pantolonu aldım elime. tüm gayretlerime rağmen göbek deliğimin on santim altına kadar anca çekebildim. ultra düşük bel. fermuarının kapanmasını geçtim, en üstteki düğme ile o düğmenin iliği arasında en azından bir karış mesafe var. kapatmam mümkün değil. kendi pantolonumdan kemerimi çıkartıp, baldızın olduğundan neredeyse emin olduğum pantolona geçirdim. iyi kötü, düşmeyecek şekilde bağladım. manevra kabiliyetim neredeyse sıfır. arka cebindeki pullu işlemelerle sağ baldırındaki penguen yamasını hiç saymıyorum. ayrıca da, kapanmayan fermuar yüzünden bizim don aradan el sallıyor.
kazak olabileceğini tahmin ettiğim nesneyi almadan önce dualar ediyordum. n’olur şu fermuar mıntıkasını örtecek kadar uzun olsun. rengi umurumda bile değil. yeter ki ayıbımızı örtsün. kazağı başımdan geçirirken burnuma gelen parfüm kokusu, bir an beni benden alıp ürse de, eve kadar o kazağı ve o kokuyu benim taşıyacak olmam beni kendime getirdi. iyice sündürerek aşağı çekiştirdim kazağı. tunikmiş mübarek. don mon kayboldu ortadan.
aynaya şöyle bir baktım. bu halimle mavi istiridye barı’ndan fırlamış gibiyim. şükürler olsun ki kabanımı giyince bunların hiçbiri görünmeyecek. odaya geri dönmem lazım. bitsin artık bu işkence.
odada neler oluyordu acaba? odaya dönerken, koridordan müdürü gördüm. oturduğu koltuğa büyükbaş hayvan gaitası gibi çöreklenmiş, kravatı gevşetilip üstten iki düğmesi açılmış. kollar koltuğun iki yanında. hanımının elinde gazete, yelpaze yapıyor. herif elin evine bahreyn’den gelmiş bir petrol şeyhi gibi kurulmuş. üzüm yediren cariyeleri ek. sinir oldum. üstümdeki konfigürasyon nedeniyle zaten dumanım üstümde. yürüyemiyorum ki… her adım atışımda mübarek pantolon apış arama giriyor. kuşum aydın misali kırıtmamak için oklava yutmuş gibi yürüyorum.
neyse efendim, sonunda kapıdan girdim. odada bir infial uyandı. kayınvalide yerlerde. gelin hanım kasıyor kendini gülmemek için. hatun tıknefes kaldı. hatta hafiften morardı. baldıza bakacak cesaretim olmadığı için, bakışlarımı doğrudan babasına çevirdim. adam eliyle ağzını kapatmış. çaktırmıyor ama, göbeği deve üstündeki bir bedevi gibi gidip geliyor. failatün failatün oldu adam. hıncımı bir yerden çıkartmam lazım sonuçta. müdür şu anda seksen kiloluk bir bonfile yığınından ibaret olduğuna göre, tek aday kızın babası. “gülme efendi” diyorum. “bu kıyafeti giyecek cüsse bende olsaydı, bizim kanka senin kızı değil, muhterem valideciğimden beni istiyor olurdu.”
o noktada film koptu. hayır, üstümde bu kıyafetle patrona halil isyanı’nı bile anlatsam, millet salyalar saçarak gülecek. daha fazla dikkat çekmemeliydim. boş bulduğum bir koltuğa oturayım dedim. koltuğa bir karış kalmıştı ki, korktuğum başıma geldi. mübarek pantolon malum yerinden turfanda karpuz gibi cart diye ortadan ikiye ayrıldı. öndeki pencereye ilaveten bir pencere de arkadan açılınca manzarayı bir düşünün. cereyenda kalır adam maazallah. derhal kazağın ucuna yapıştım. bu kez istediğim kadar çekiştireyim, işe yaramadı. kabanımı istedim.
müdür yavaş yavaş kendine gelirken, benim de kabanım gelmişti. itinayla her şeyi kamufle ettim. en azından artık daha rahat hareket edebilmeye başlamıştım. “biz artık müsaadenizi isteyelim” dedim. herkes birbirine baktı. kimsede bana itiraz edecek cesaret yok. millet usuldan ayaklandı. bu durumdan aldığım güçle kayınpederin eline yapıştım. veda faslını kısa tutmak niyetindeyim.
sanki az önce adamın kızını isteyen ben değilmişim gibi, adam ağzından protezini çıkartıp vuran yerlerini gösterdi. protezii görseniz… onun yapıldığı yıl doğanlar kesin ssk’dan emekli olmuştur. döküldüğü maden artık gezegende yok. yapılacak tek şey üstüne benzin döküp yakmak. “beyefendi” dedim. “bu elinizdeki ayakkabı olsa ayağınıza giymezdiniz.” tabii soru gecikmedi: “çakma diş yapıyonuz mu?” hayatta en kıl olduğum soru. “kısmetse çakarız efendim” dedim. “güzel bir fiyat çıkart bakalım da ayağımız alışsın” dedi. herif tam esnaf. e ben de vakur’um. “siz önce bizim işe bir evet deyin bakalım” dedim. “bizim de ayağımız alışsın.”
kayınpeder maliyeci görmüş gibi oldu. güneşte fazla kurutulmuş avanos çömleğine benzeyen ablak suratındaki çizgilerde, huzursuz bir iki kıpırdanma hissettim. baktım, bizim kanka kıpkırmızı olmuş. alelacele önüme gelen herkesin elini sıktım. belki baldızda biraz oyalanmış olabilirim. hatırlamıyorum. kankayla ikimiz, müdürün koluna girdik. güç bela dünürlerin evinden attık kendimizi.
asansörde kimseden çıt çıkmıyor. zemin kata ulaştık sonunda. hani nerdeyse sokağa varınca vatan toprağını öpeceğim. öğrenciliğimde bile kendimi bu kadar deplasmanda hissetmemiştim. apartman kapısından çıktık. buz gibi temiz havayı ciğerlerimde hissettim. müdür de hissetti. kendine gelerek kollarımızın arasından hafifçe doğruldu. ne dese beğenirsiniz… “benim canım işkembe çekti.”
o anda vücuduma sanki kötü kedi şerafettin’in ruhu girdi. adamın kelini ısırmamak için kendimi zor tutuyorum. hanımı da bir yandan ha bire çimdikliyor şıngır mıngır. müdürle karısını evlerine nasıl bıraktığımı hatırlamıyorum. kanka zaten korkudan arabaya binmedi. kendimi eve zor attım. derhal üstümü değiştirmem gerekti. değiştirdim üstümü.
ve aradan geçen yıllarda daha nelerimi nelerimi…
o pantolonu çıkartırken cebinde bulduğum telefon numarasını görünce hissettiğim heyecanı hatırladım şimdi. her şey daha mı bir güzel, daha mı bir anlamlıydı ne… belki de bu kadar düşmemiştim o zamanlarda para kazanmak derdine. mesleğinin ve gençliğinin baharında, idealist bir taşra hekimi… muhasebecime kızmıyordum daha, stopajı getirdi diye. elemanımla daha bir kardeş gibiydim. hastalar ağabeyim, ablam, kardeşim, her şeyden önce hemşehrim, benim kendi insanımdı. ne kazanırsam kazanayım, kazandığımı paylaşacak daha fazla insan vardı çevremde. buğday ve pamuk taban fiyatlarını bugünkü kadar umursamıyordum. hasta dosyalarımın sayısı çok azdı. veresiye defterimin yaprağı da.
zaman geçtikçe birçok şeyi unutuyor insan. hey gidi… kaç yıl geçmiş aradan. bizim kankanın düğünü daha dün gibi. çocuğu okula başlayacak neredeyse. müştak bey, yani kayınpeder, partinin ilçe başkanı oldu. müdür bey mordor’a değilse bile burdur’a atandı. duyduğuma göre siroz olmuş. hanımının bilezikleri hala duruyor mu, bilmiyorum.
baldızı hiç aramadım efendim. kankanın düğününden sonra da hiç görmedim. geçen yıl eşiyle muayenehaneye gelişini saymazsak tabii. topaç gibi bir kızı var. evlilik yaramış. yüz kilo olmuş. o günkü halimi hatırlayınca hala kıs kıs güldüğünü duyar gibiydim.
ben… efendim ben hala vakur’um.
İsmail Akma
|